Monday, December 14, 2009

yuvaya dönüş

acı tatlı kısa ama güzel oldu fssdb. ama bizi evi özledik, eski ekibi topladık, HDBY'a döndük, ordan devam.

Sunday, November 22, 2009

Eski ekibi yeniden toplasak mı?


Herbert abimle arada bir bankis in parlak zamanlarını anarız. Kolay değil, 2 yılda onlarca yazı yazdık, yüzlerce yorum aldık, binlerce yorum bıraktık ve en önemlisi kaç tane arkadaşlık kurduk. Bazıları sanal arkadaşlıktan da öteye geçti, yüzyüze görüştük, kaynaştık. Neyse...


Acaba diyorum, hazır TGM İstanbul'a taşınmışken, melontheroad yoldan çıkıp evinin kadını olmuşken ve biz Herbert ile radyoson'u layıkıyla götüremiyorken ekibi tekrar toplasak nasıl olur? Yeni fotoğraf bile çektirirz hem. Ne dersiniz Melo? Herbert? TGM?

Tuesday, October 27, 2009

How to Lose a Guy in 10 Days

Amerikan filmleri bize uymaz arkadas. Neymis 10 gunde hatun oyle seyler yapacakmis da erkegi kaybedecekmis. Ornek olarak verdigi ney? Herifin aletine Prenses Sofya diye isim takmak, evini kendi tarzina gore duzenlemek falan filan. Yahu bizim kizlar 10 gunde herifin evine girmez bile.

Bir Turk kizinin herifi elinden kacirmasinin en iyi yolu 10 gunde iki kere "iliskimiz nereye gidiyor berkecaaaaan?" diye sormaktir bence.

Friday, October 23, 2009

Facebook


Facebook uzun süreden beri eski Facebook değil, bambaşka bir şey oldu. Sanki tüm interneti içine topladı herifler. MSN'in yerini Facebook Chat aldı, e-postaya ek yapılan fotoğraflar Facebook'a yüklenir ve "tag"lenir oldu ve videolar YouTube yerine Facebook video üzerinden paylaşılıyor


Ülen tüm bu olanlar neye işaret, nereye gidiyor bu dünya diye düşünürken cevabımı Wired dergisinin Temmuz sayısında buldum.


Meğerse Facebook'çular interneti ele geçirmeye çalışıyorlarmış. Şu an Google'ın olduğu yere geçip insanların internete çıkış kapısı olmak isterlermiş. Bunu yapabileceklerine dair inançlarının dayanak noktası ise kullanıcıların doktor bulmak, en iyi fotoğraf makinesini satın almak ya da seyahat edecekleri ülke hakkında bilgi almak için Google'ın algoritmalarına dayalı arama sonuçları yerine tanıdıklarının yaptıkları, yazdıkları ve önerdikleri şeylere başvurmayı tercih edecekleriymiş.


Bu söylediklerini yapabilmek için Facebook Search'ü daha kullanışlı hale getirmeye çalışıyorlar ve arkadaş paylaşımları içinde arama yapılabilmesini sağlamak istiyorlarmış. Sanırım çok yakın zamanda "Status Update"ler içinde arama yapabileceğiz. Örneğin Facebook Search'ten "göz doktoru" diye arattığımızda Horatio: göz doktorundayım böhüüü status update'ini görüp Horatio'ya "Oo Horatio'cum geçmiş olsun, bizim de bi göz doktoruna gitmemiz gerek seninkini tavsiye eder misin?" diye sorabileceğiz.


Facebook'un bu şekilde ataklarla yaygınlığını ve kullanım oranını arttıracağı kesin, ancak Google da boş durmuyor, Google Docs, Books, Chrome tarayıcısı, Android işletim sistemi gibi ürünlerle kendini başka bir noktaya taşıyor.


Makyaj odasi

Suzan Kardes kimdir bilmiyorum. Guzel sarki soyledigi rivayet ediliyor. Ben pek begenmedim ama asagidaki album guzel.

Suzan Kardeş - Makyaj Odası Şarkıları

1. Suzan Kardeş - Gelem Gelem


2. Nejat İşler - Hancı
Albumdeki en iyi sarki bu. Nejat Isler'in sesi ne guzelmis yau!



3. Demet Akbağ - Çayuriye (Olanlar Oldu Bana)
Demet Akbag'in sarki soyleyisi album ortalamasinin ustune.



4. Yasemin Yalçın - Taht Kurmuşsun Kalbime
Bunu pek begenmedim.



5. Cem Yılmaz - Ah Bu Gönül Şarkıları

Cem Yilmaz'in sesi bence cok guzel, ama hala bir urkeklik var uzerinde. Mazhar Alanson - Psikopat duetinden sonra bu sarki da cok iyi.


6. Halil Ergün - Kırmızı Gülün Alı Var

Halil Ergun'den bu sarkiyi dinlemek guzeldi.


7. Haluk Bilginer - Sen de Başını Alıp Gitme Ne Olur

Haluk Bilginer'i cok sevdigimden kendisinden daha iyi bir seyler beklerdim.


8. Olgun Şimşek - Ellerim Bomboş
Albumdeki en ozgun yorum diyebilirim. Olgun Simsek, arabesk tarziyla dokturmus.



9. Oya Başar - Dom Dom Kurşunu

Oya Basar maalesef ortalamanin altinda kalmis.


10. Yılmaz Erdoğan - Telli Turnam
Yilmaz Erdogan yanik yanik okumus turkuyu, cok sevdim.



11. Meltem Cumbul - Beyaz Giyme Toz Olur

Meltem Cumbul guzelce fisildamis mikrofona sanki.


12. Şebnem Dönmez - Yovano Yovanke 13. Özgü Namal - Saoroma (Hıdırellez) / Ederlezi
Ben bu kadin yorumlarini begenemedim ya nedense.

14. Güven Kıraç - Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş

Bu da gayet iyi, sarkiyi da cok severim, Guven Kirac da guzelce soylemis agzina saglik.

15. Erkan Can - Küçelere Su Serpmişim

Bu da en sevdigim sarkilardan oldu, alip goturuyor.

16. Fikret Kuşkan - Pıkmasparı (Kuzgun)

17. Sezen Aksu - Eğreti Gelin
Sezen Aksu'ya diyecek bir lafim olmaz, olamaz.


18. Suzan Kardeş - Huysuzsun... Arkamdan Tas Tas

Thursday, August 13, 2009

aşılı kaldım bir ipin ucunda

http://www.helpyourautisticchildblog.com/wp-content/uploads/2009/03/vaccine.jpg

bir şey çok kolay olduysa bilin ki bir müddet sırtınız duvara dayalı gezmenizde fayda var. özellikle de benseniz. çünkü bilirim ki işim rast gittiyse, ulu manitunun canı sıkılmaktadır ve o bana asap sokacağı yağlı kazığın budaklarını temizlerken benim rahatlayıp gevşememi istemektedir.

 geçen hafta pasaportumu uzatmak ve sarı humma aşısı olmak için işten izin istedim. daha önceki tecrübelerim ve genel önyargılarımdan pasaport biriminde bir iftar çadırı havası bekliyordum. emniyetin kapısına vardığımda hiç de yanılmadığımı gördüm. bilinçaltımın en ücra noktalarına iteklediğim askerlik muayenesi sırası anılarını tetiklercesine bir erkek yoğunluğu yumruk olmuş emniyetin kapısından sekiyordu. yine iç çamaşırına kadar soyunup ayak tabanımı gösterecek miyim hezeyanlarıyla soğuk soğuk terlerken, yanımda duran sivilceli genç "senin de mi alışveriş merkezi?" dedi. sabahın o saatinde afyonu hala geri sayımda olan bünyem bu soruya boş bakışlarla cevap verebildi. "özel güvenlik belgesi almaya gelmedin mi" diye sabah sabah benden ümidi kesmeden sordu sivilceli genç. ulan önce silahımı istediler, şimdi kesin güvenlik görevlisi bu diyorlar, allah kahretsin bu sert vahşi karizmamı diye içimden geçirerek "yok ben pasaport için geldim" dedim. yanlış kuyruktasın pasaport için sıraya gerek yok direkt gir dedi. sivilcesinin ağzıma patlayacağından korkmasam öperdim kendisini ama sert vahşi karizmama sığdıramadım.

 pasaport kısmı ise gayet sakindi, kol gibi harcımı nakit olarak yatırdım, görevli parmak izimi almak için parmaklarımı tek tek oklavayla scanner'ın üstüne açtı. yalnız afacan scanner sağ serçe parmağımı okumamakta ısrar edince baya bir güreşmek durumunda kaldık. neyse o da bitti, belgeleri verdim, 2 gün sonra gel dediler ve hepsi 45 dakika içinde bitti. gayet şaşkın çıkıp taksiye atladığım gibi karaköyde aldım soluğu. yolda taksicinin yandan gelen arabayı biçeyazması dışında bir vukuat olmadı. iskelenin hemen yanındaki Hudut ve Sahiller Sağlık Genel Müdürlüğü'nü de kolayca buldum. İçeride sadece 2 tane güleryüzlü görevli vardı. aç sol omzunu komutunu aldım, takım elbise giydiğim için biraz zor oldu. sibel can'la bo derek arasında gidip gelen bir pozla metanet içinde iğnemi bekledim. O da fazla bekletmedi, görevlinin de eli pek hafifti zaten. doktor bey de gayet nazik bir sürü bilgi verdi, üstüne para falan da almayıp yolcu ettiler beni. mutlaka bir terslik var diye arkama baka baka çıktım. ama yoktu. ya da bana öyle geldi.

 neyse efenim hafta sonu küçük bir sahil kaçamağı yaptık. arkadaşların dürtüşüyle aşı yerimde kocaman GS forması renginde bir morluk olduğunu fark ettim. hickey aslında o dediysem de o boyutta bir hickey bırakacak kadını bulmak zor olduğundan yemediler. fazla üstünde durmadım bende.

 ama hafta içi böyle hafiften gelen soğuk terler, ateş, baş ağrısı derken noluyoruz dedim. bir sabah kalktım ki sanki kafam büyümüş de beynim aynı kalmış, nereye dönsem beyin şap diye o tarafa düşüyor (ağrı tarifindeki yaratıcılığım babamdan geliyor. onunda sol böğründen giren ağrı vücudunda roller coaster turu attıktan sonra sağ parmağından çıkar). neyse birimi aradım interneti aradım olay şuymuş:

 "Sarı humma aşısı canlı-attenüe olup tek doz parenteral uygulanmaktadır. Aşının en sık yan etkisi %10 olguda görülen 4-7. günlerdeki ateştir."

 ben de tabii ki %10 luk gruptayım, yaşasın azınlıkların özgürlüğü. ayrıca ayağım takılsa fırsattan istifade eden şerefsiz herpes virüsüm de bu fırsatı kaçırmadı ve dudağımın 90 köşesine taktı uçuk golünü.

 

neydi çilem.


Thursday, August 6, 2009

ne güzel toolumuzsun sen onenote abla

http://www.hal-pc.org/journal/2005/05_jan/OneNote.jpg

Eskide kaldı bin tane word dökümanının kalabalığı, text dosyalarının kifayetsizliği. Bas win+N'ye al notlarını paşa paşa klase et. Tabletim olmasa da mouseumla çiziyorum cin alileri, akış çartlarını. Microsoft'tan çıkan tek iyi şey excel değilmiş dedirtti bana.

Yalnız şu satırları yazarken bir ofis aracına ne saçma şekilde sevindiğimi fark ettim. Hayatı sorguluyorum dönücem..

Thursday, July 16, 2009

Dunya turu falan filan

Gencin biri daha kendini yollara vurmus.

Hic anlamiyorum bu dunya turu yapanlari. Bunalimdalar midir nedir? Neden kacmaktadir? Isterse dunyanin obur ucuna gitse kendinden kacamayacagini bilmemekte midir?

Turklere uymaz arkadasim dunya turu filan. Biz yerlesik hayati severiz. Tatil nedir bilmeyiz. Bildigimiz saniriz ama gider Marmariste su kenarinda yatmayi tatil belleriz, "ay sekerim hillside suya gittik pek romantikti boyleee bembeyaz" demeyi severiz.

Yazacam disisleri bakanligina boyle kendi yola vuranlari sinir kapisinda toplasinlar, dunya turuna ayirdiklari sure kadar askerlige gondersinler...

Caglayan efendinin dunya turu

Saturday, July 11, 2009

nine


Friday, July 10, 2009

son of a gun

Evvel zaman içinde kalbur saman içinde herbertin yolu karadenize düşmüş. Kalacağı oteli güç bela bulan herbert otele girerken kapıdaki metal dedektörü ötmüş:

<düüüt>
Güvenlik: silahınızı alabilir miyim beyfendi
<Southpark sessizliği>
Herbert: neyimi?
Güvenlik: silahınız. otelde kaldığınız süre sizin için saklayalım
(Herbert iç ses: kravatı çıkarınca kenan imirzalıoğluna benziyorum, delikürek oluyorum, adam da haklı tabii)
Herbert: belki anahtar yüzünden öttü silah olduğunu nerden çıkarttınız
Herbert'le beraber gelen kişi: sorun değil herbert bey bırakın nolacak <çıtonk> (metal silahın mermer yüzeye kavuştuğunda çıkarttığı ses)
< silaha bakarken geçen southpark sessizliği>
<düüüt>
arkadan gelen tanınmayan üçüncü şahıs: silahı nereye teslim ediyoruz <çıtonk>
< dumur uçurumlarında yankılanan southpark sessizliği >
herbert: ben biraz acele çıktım almamışım benimkini yanıma <tıkırt> (mermer yüzeye düşen zavallı anahtar)

gökten üç kurşun düşmüş..

Wednesday, July 8, 2009

Tercih Meselesi

Uzuuunca bir süreden sonra yine şehir dışı görevdeyim. Akşam valiz toplarken aynı sıkkın his, sabah takım elbiseyle uçakta aynı sıkkın his. Yalandan pazarlıkla anlaşıp, uçakta el bezi kırışıklığına kavuşmuş gömleklerimi daha da kırışmasın diye özenle astığım taksiyle hızla giderken; kuzey avrupalı olduğu sarışınlığının her halinden belli olan, sırtında çantası vb. ile tam bir dünya gezgini klişesi bir bisikletlinin yanından geçtik. Bi tuhaf his, tercihleri sorgulama değil de sonuçlarına katlanma.

Wednesday, July 1, 2009

PSP alacaksaniz...


Su kisa omrumde hic bir sey ogrenmediysem sunu ogrendim: Elektronik alirken hic acele etmemek gerekir. Ama ben begendigim bir oyuncagi gordugumde ona sahip olma hissiyati oyle kuvvetli cikiyor ki, cok uygunsuz bir zamanda, namusait bir butcede ve oyuncak hakkinda cok az bilgiye sahipken bile satin alabiliyorum.

PlayStation Portable ile de boyle oldu iste.

Gittim en son modelini bi ton para verip aldim. Arastirmadan etmeden. Sonra aci gercekler suratima bir bir carpti.

En acisi benim aldigim en son modele (3000 serisi) ucuncu parti uygulamalarin yuklenilemiyor olmasi. Yani Sony ne sunuyorsa o. Bu durumun gecmisi de soyle: Sony 1000 serisi PSPleri cikardiginda Dark Alex adindaki bir hacker kardesimiz, PSP'nin yazilimini kirip ucuncu parti uygulama yuklenebilir hale getirmis. Ucuncu parti uygulama demek yararli bir cok ufak program anlamina geldigi gibi korsan oyun yuklemek anlamina da geliyor. Bu arada PSPlerin oyun calistirma sekli, UMD (Universal Media Disc) denilen ne idugu belirsiz bir disk formatina kaydedilmis oyunlari satin alarak oluyor. Dark Alex hunerini sergileyince UMD'ye gerek olmadan, oyunun kendisi hafiza kartina kopyalarak oynanabilir hale gelmis. Sony 2000 serisini Dark Alex'in kirdigi butun aciklari gidererek cikarmis ama Dark Alex bu yazilimi da kirmis. 3000 serisine geldiginde Sony tekrar butun aciklari yamamis ve Dark Alex de su ana kadar kirilmis bir cihaz yazilimi piyasaya surmemis. Soylentilere o ki Sony Dark Alex'in cep harcligini vermeye basladigindan 3000 serisine bulasmiyormus.

Son moda teknoloji planetlarda eski serilere rastlanmazken, elektronik urunleri satan carsilarda 2000 hatta 1000 modellerini gormek mumkun. Her ne kadar daha kalin, goruntu kalitesi daha kotu vb. de olsa aleti Sony'nin sundugu imkanlarin disarisinda kullanabilmek icin bu modeller tercih ediliyormus. Fiyatlari da 3000e gore neredeyse yari yariyaymis.

PSP alacaklara duyurulur...

Friday, June 26, 2009

bilinmeze moonwalk



yaşlandık mı?

Thursday, June 18, 2009

The International

Dusuk belli pantolon giydikten sonra "aman belim acilmasin, tangam gorunmesin" endisesiyle bluzu cekistirmek uluslararasi bir sendrommus arkadas!

Thursday, June 11, 2009

Schopenhauer'in sacmalamalari

2005'in yazinda aldigim Arthur Schopenhauer'in "Yasam Bilgeligi Uzerine Aforizmalari"ni bugun bitirebildim.

Basliktan baska bir yorum yapmayacagim.

Ruhuna el fatiha

Sunday, May 31, 2009

zor işler bunlar


Efendim bizim hanım merak ettim şu filmi bi indir demişti yazlığa gitmeden önce, kısmet olmadı tek başıma seyrettim. İyi başlamış esasen ama sonra hollywood mutlu sonuna bağlarım diye çok fena saçmalamış. Scarlett'in boynuyla beli arasındaki bölgeyi hariç tutarsak ziyadesiyl sıkıldım.

Ama bana şunu bir daha hatırlattı ki yaş 25'i aştı mı yeni ilişkilerde kontrol ibresi kadından erkeğe kayıyor. Efenim üniversitede ya da lisede tempra bagajı gibi havadaki kıçlar zamanla gayet yere iniyor. Her biri birer küçük prenses olan, kendisine prens albırttan azını layık görmeyen bu kızlarımız yaş 27-28 ve hala çocuk yoksa feysbukta eski redlerine "ah canım neydi o eski güzel günler" mesajları yolluyor. Beter olun :) yaşasın kadınları kapımıza düşüren biyolojik saat :)

Ama konuyu ele alış sitilleri bizden farklı. Bir iki kez aradığı kızdan cevap alamayan erkek, en kötü arkadaşıyla meyhaneye gider, geceyi "zaten orospuydu o" ana fikriyle noktalar ve sonraki kızda şansını dener. Kadınlar öyle değil. En ince detay dönüp dönüp defalarca didikleniyor, duruşlar bakışlar analiz ediliyor, bunalımlara giriliyor çıkılamıyor. Bu yüzden de hepsi sex and the city'e bayılıyor.

Ama işte bizde böyle bir dizi yapmak değirmen taşı gibi döt ister. Bir ara yerli versiyonunu çekmeye başlamışlardı, deniz akkaya ve cansu dere vardı. Ama içimizdeki perihan abla kültüründen uzaklaşmayınca çok fena patlamıştı elde. Bizim kızlarımız boşluktalar yani bu yüzden. Bu yazıyı yazarken araştırdığım kadarıyla onlar çareyi internette arıyorlar. O da pek olmamış mamafih.

Benim bu kızlara naçizane tavsiyem, şahsımı gülmekten anırtan, keri bıredşovun yerli ve daha az politically correct versiyonu:
kim lan bu hayatımın erkeği

.

yaz bekarı


Bizim hanım yazlığa gitti, bir aydır ev bana kaldı. Yalnız yaşamak o kadar da kötü değilmiş aslında. Yine de insan akşam işten gelince terliklerini verecek, önüne bir kap guacamole koyacak birini aramıyor. değil. Bir de yalnız yaşamanın şöyle kötü bir yanı var, kapı kapandıktan sonra insanoğlunun ulaşmak için binlerce yılını harcadığı medeniyet seviyesi resetleniyor. Yani yargılayacak kimse olmayınca masanın üstünde kot pantolon olması veya salon sehpasının üstünde mutfak dolaplarından daha fazla kap kacak olması o kadar saçma fikir gibi görünmüyor. Temizlikçi kadın aynı fikirde mi bilemem tabi.

bir yandan da işte durumlar baya değişti. Eskiden kendi zamanımı kendim belirlerdim. Şimdi öyle değil aynı anda 3 farklı yerde olup 5 farklı işi yetiştirmem gerekiyor. Sabah içeri girdiğim andan akşam kendimi kapıya attığım ana kadar sürekli bir koşuşturma halindeyim. 3 farklı başlıkta çalışıyor olmak da 3 farklı ekip, 3 farklı zamanlama ve deliksiz bir outlook ajandası demek. öyleki toplantı için arayanlara 2 hafta sonrasına randevu verebiliyorum. Telefonumda sürekli cevapsız çağrılar, inboxımda birikmiş mailler var. Ama enteresandır eskisinden daha mutluyum. İnsanoğlu tuhaf hakikaten.

Sosyal hayat da ilginç bir şekilde canlandı, nerdeyse her akşam bir şeyler yapıyorum. Baharda İstanbul başka gerçekten.

Durum böyle olunca da blog üvey evlat oldu. Kaç yüz milyon kere bir şey yazayım diye açıp acil bir işle beraber geri kapattım bilmiyorum. Ama söz vakit yaratıp yazıcam.

Thursday, April 16, 2009

ev arayana sözlük


ev arıyorum a dostlar. ne zor işmiş. emlakçıya kaptırdığın eliniz, kol ve bacak olarak yine emlakçıya geri dönüyor. neyse ki internet var da bazı evleri resimlerinden bakıp eleyebiliyorsunuz. ama kesin bir kural var ki fotoğraf her şeyi olduğundan büyük gösteriyor (hımm aklımda bulunsun bu). bu ilanları inceleye inceleye ayrı bir dil olduğunu fark ettim. ilanlardaki standart kelimelerden bir sözlük yazmadan da olmaz dedim:

sirin: ev diyoruz ama aslinda degil. hepsini birlestirsen normal bir evin banyosundan hallice olacak. ama biz duvarlari kevaşe lilasına boyadik. alcidan zeki muren tarzi ışık aplikleri yaptik. ortaokul ogrencisi bir kizin zevkine uygun hale getirdik. zaten sirin derken de sevimli manasinda degil sirinler koyundeki evleri kast ettik ilham kaynagi olarak.

kutu gibi: bilinen mantik sinirlari dahilinde ancak kopek kulubesi olarak adlandirilabilecek bu mezbeleyi sana ev olarak itelemek niyetindeyiz. hazir misin. kasma fazla kasma

sipsirin kutu gibi: run forest run

keyifli bir daire: şimdi ev o kadar silik ki uygun sıfat bulamadık. şirin desek değil, kutu desek yanlış anlayacaksın. ya balkonunda yarı yıkık bir mangal çakması barbekü vardır, ya da balkondan sarkınca 1 cm2 büyüklüğünde bir leke olarak deniz görülebiliyordur. daha büyük ne keyif olabilir ki?

kaçırılmayacak fırsat: ev elimizde patladı

bakım istemez: 1 kat boya var duvarda, mutfağa da 3. sınıf mdf dolap koyduk. fiyatı ikiye katladık. adam olana çok bile bu bakım.

okasyon: koseyi donunce meshur bir cami/okul/avm var ve bu sana 50bin papele malolacak ahbap. ayrica o koca kicin zenci ve yere cok yakin

yatirima uygun: simdi bu iki farli durumda kullaniliyor.
  1. it baglasan kimlik bunalimina girer. konut basligi altina koyduk tamamen terbiyesizligimizden. eve son çivi cakildigi sene ahu tugba karda donuyodu da kayak hocasi ciplak soyup karla ovmustu, sonra agzindan opmustu, bildin mi o filmi. hah iste onun cekildigi sene. banyo testere 6'nın seti olarak çekinmeden kullanılabilir, mutfak duvarlarında paleontolojik çağdan kalma çok kıymetli duvar resimleri var, mamut kovalayan adamlar falan. oyle gostermelik temel atma torenleriyle duzelmez bu ev agir sanayi hamlesine girismen lazim.
  2. içerde bir kiracı var, çirkef sıçratmadığı kimse kalmadı. biz şirretinden kaçıyoruz sıra sende. artık vurur musun vurdurur musun tamamen senin cinai yeteneklerine kalmış.

bir de ev alma spor ayakkabi al. o kadar cok yurudum ki su son birkaç gunde ayaklarım dile geldi küfür ediyor. bir de ustune benim gibi yokuslu bir semt sectiyseniz ebenizin hiç tanışmadığınız uzuvlarıyla muserref olmaya hazir olun. hele hele butceniz trilyorlar icermiyor ama oyle giris katinda oturmam snoblugundan da odun vermiyorsaniz, cezaniz uc tane asansorsuz 5. kat daireyi ust uste gezmek. toşbillere yan bastiniz.

ozet olarak henuz istedigim daireyi bulamadim ama baldirlarimin yaptigi fazla mesai sayesinde bir elmanin iki yarisi gibi dipdiri bir kicim oldu. sipsirin.


Sunday, April 12, 2009

Instantes

ANLAR - Jorge Luis Borges
Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya, 
İkincisinde, daha çok hata yapardım.
Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
Çok az şeyi
Ciddiyetle yapardım.
Temizlik sorun bile olmazdı asla.
Daha çok riske girerdim.
Seyahat ederdim daha fazla.
Daha çok güneş doğuşu izler,
Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
Görmediğim bir çok yere giderdim.
Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,
Gitmeyen insanlardandım ben.
Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
Eğer yeniden başlayabilseydim,
İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...
ÖLÜYORUM.